Nyon’da Bir Ayı Gördüm Sanki : Nuisance Bear

Merhabalar, bu yazı da bir belgesel üzerinden izlenimlerimi aktaracağım. Öncelikle bu belgeseli Nyon şehrinde izleme şansım oldu. Cenevre’den saat 18:15 direkt trenine binerek on beş dakikada Nyon tren garına vardık. Bu güzel göl kenarı şehri gün batımının bütün güzelliklerini yansıtıyordu. Gara yakın olan Luigia Nyon İtalyan restoranında akşam yemeğimizi yedik. Burası şehrin popüler yerlerinden biri ve oldukça kalabalıktı. Buradan çıkıp on sekiz dakika yürüyerek Théâtre de Marens’a geldik. Binası oldukça temiz ve modern olmakla beraber dış yapısında brütalist mimari özellikleri görülmektedir. Fakat daha yeni döneme ait ve ekolojik kaygıları yüksek bir projenin eseridir. Tabii ki iç mimaride ahşap kullanımıyla daha sıcak bir ortam yaratılmıştır.

Théâtre de Marens Binası
Théâtre de Marens Binası

Belgesel filmini Visions du Réel film festivali kapsamında izleyebilmekteyiz. Saat 20:30 film saati geldi, yerlerimizi aldık. Göç yolu üzerinde olmanın hakkı beni her zaman düşündürmüştür. Bu durum insanın inatçılığından ve keyfiliğinden ibarettir. Filme gelen yorumlardan birisi bu vurgu üzerinedir. İnsanın kolonyalizm zamanlarında yer alan durumlar yaşanmaktadır.

Festivalin Kitapçık Kapağı
Festivalin Kitapçık Kapağı

Yabani hayatı modernleştik iddiası ile etiketlemenin lüksü içindeyiz. Belgeselin adı da buradan gelmektedir. “Nuisance Bear” (baş belası ayı). Belgesel filminin kamera açısı ile aynı yerde durduğumu belirtmem gerek. Yaban hayatının içine kurulan şehirleşme anlayışını kavrayamıyorum. İnsanlık o kadar gelişmiş ise (!) bu dünyanın bazı süreçlerine dikkat etme kabiliyetini edinmiş olmalıdır.

Her yerde kameralar, makineler ve olmazsa olmaz turist görüntüleri. Bu mucizevi (?) göç sürecine şahitlik etmenin gururu ile evine dönmek isteyen insanlar. Bu belgeselin farkı olarak insansız bir kutup ayısını göstermekten daha çok bu çatışmanın belgeselini yapmaktır. O turist kameralarının arkasından bir açı ile kutup ayısının yolculuğunu izlemekteyiz.  Tabi ki iklim krizinin buzlanmanın geç olması ve doğal avlanma koşullarının bozulması ayıyı daha çok insanların olduğu bölgelere yönlendirebilmektedir. İklim krizinin ele alınışı ayının anıları üzerindendir, belgeseli izlerken daha çok ayının tarafında olmanıza neden olmaktadır.  

Belgeselden çıktığımda midemde bir kramp ile yaşamaya devam etme hissi arasında bir saniyem oldu. Sonrasında yaşanan problemlerin aynı oluşuna dair bir hisse kapıldım. Ayının göç yoluna şehirler kuran, turistik kafileler yola çıkaran sistem gastronomi süsü altında mutfakları istila etmektedir. Geleneksel tarifler yok olmama tehlikesinden kurtuldu sanılırken, küresel tek tipleşmenin alasını yaşamaktadır. Artık gelenek olmamaktadır.

Bir başka eleştiri olarak sistemin büyük çarkları havanın dengesinin altüst ederken geleneksel tarım yapan insanlara neler oluyordur? Ya da o üretilen ürünlerden mahrum kalan insanlar şehirlerde fabrikaları mı yiyorlardır. Hatta küresel tarım ürünlerinin neden olduğu kimyasal sağlık sorunlarının mağduru oluyorlardır.

İklim, gıda, tarım ve ekonomi krizleri birbirinden bağımsız sorunlar mıdır? Böyle algılanması sistemi koruyan bir ortama neden olmaktadır. Krizlerin birbirinden bağımsız olmadığını birbirini besleyen zincir bir düzene bağlı olduğunu düşünmekteyim. Çevre kirliliği tarımdan bağımsız olabilir mi? Yemek yenilen sofraya pislik koyan var mıdır? Tarımsal ürünlerin kendisi çevre felaketinin ürününe dönüşmüş bir durumdan bahsedilmektedir. Plastiğin karışmadığı hücremiz kalmamış bizim yapay zekâ ile cyborg olacağımız komploları konuşulmaktadır. Beynimiz algoritmalar vesilesiyle hapsedilmiş durumda, gerçeklik aranmaz halde öyle bir boş vermişlik hali var ki “sanki buzlar erimiş n’olmuş yani” tavırları ile problemleri ötekileştirme lüksüne de sahibiz.

Kitapçıkta yer alan belgeselin tanıtımı
Kitapçıkta yer alan belgeselin tanıtımı

Ayy su çok güzel gelsene.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*