Seninle şöyle güzel bir mekâna gitsek. Öyle sadece dışı güzel bir yer olmasın. Yemeklerinin de hikayesi olsun. Önden gelen başlangıçlar masalın girişini oluştursun; ara sıcaklardan sonra ana yemek, ardından tatlılar gelsin. Hatta tarihten notlar da olsun. Domatesin tarihinden yoğurdun keşfine kadar bilgiye de doyalım. Sohbet de öyle güzel olsun ki yemekten sonra yerimizden kalkamayalım.

Hey uyan uyan masal bitti! Yemek yeme döneminin sonuna geldik. Yediğimiz ürünleri kendimizin ürettiği o dönem kapandı. Dünya nüfusu son elli yılda iki katına çıkarken tarımsal üretim demek isterdim fakat hayır küresel tarım sektörü demek daha uygun olacaktır. Küresel tarım sektörü üç kat artmıştır. Dikkat edelim her ülkenin tarımı değil, küresel tarım sektörü üç kat artmıştır. İşin sağlıklı mı kısmı da konumuz değil. Yediklerimizin ne kadar sağlıksız olduğuna değil de tarımsal ürünlerin dönüşümüne odaklanmak gerekiyor. Şirketleşmiş tarım ekonomik hacmini büyütürken kullanılan zirai ilaçlarla tükenen toprak oluyor. Tarımsal ürünün kârı şirketin kasasına giderken herkesin olan yeraltı suyu tüketiliyor. İklime bağlı sezonluk iş yapmayan şirketler seralaşıyor, sera tarımı sonucunda oluşan sera gazı durmaksızın işleyen ekonomi yaratırken kirlenen hava hepimize ait.
Bugün küresel tarım sektörü demek sadece tarımsal ürün, birkaç kasa domates değil. Tohum, gübre, tarım ilaçları, traktör ve sulama teknolojilerine ait bütünü anlatan bir ifadedir. Bu sistemin içinde ürünlerin işlenmesi ve lojistik yapıda bu sektörün kollarındandır. Son olarak da tarıma bakarken gıda borsalarını göz önünde tutarak düşünmek gerekmektedir.

Gıda güvenliği konusu sekiz milyar insanın her gün beslenmesinden bahsederken bu temel ihtiyaç şirketlere bırakılacak bir konu olabilir mi? Zaten bugün şirketlerin devletlerden güçlü olduğu dönemde egemenlikten söz etmenin anlamı ne olabilir? On sene evvel hâlâ gücün devletin elinde olduğuna dair umut vardı ki galiba “Yemek ve Ulusal Kimlik” eseri basıldı. Zira eserde geçen iktidarın elindeki güç artık ona ait değildir. Eserde geçen stratejik güç artık kimin olduğunu bile bilenmeyen büyük şirketlerin elindedir. Lezzet diye satılan tabakların arkasında diplomasi, ekonomi ve egemenlik konularını ele almak gerekmektedir.

Yemeklerin lezzetleri artık o kadar önemli mi? Günlük hayatı kolaylaştıracak, bağışıklığı güçlendirecek, vitamin değerlerine destek olacak takviyeler lezzetin önünde yer almaktadır. Öyle olmasaydı takviye ürünlerini 1994 senesinde ilaç kategorisinden çıkarılıp gıda statüsü verirler miydi? “Koruyucu tıp” adını alan bu kategori zamanla “öğün” adını almayacağı nereden bilinebilir? Çalışanların yemek molalarının olmadığı bir evrende haplar öğün olmuş olabilir.

Tarım çalışmalarının yoğunlaştığı bir dönemden sonra aniden değişen ve ikiye ayrılan bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. Teknoloji ile artan verimi konuşanlar (büyücüler) ve sıfır teknoloji ile doğanın onarımını konuşanlar (peygamberler). Tabi ki üçüncü bir yol her zaman var. Bu konulara farklı bakış açısı sunan yazarlar da var. Fakat realitede ekonomi baskısından kaynaklı farklı seçeneklerin denenmesi bile uzun zamanlar almaktadır. Bugün bahsi geçen tarım dönemine “Tarım 4.0” denilmektedir. Değişimlerden kaçılmasına imkân olmayan bir dönemde teknolojiyi ötelemenin anlamı olmadığı gibi binlerce insanı ilgilendiren hayati bir konunun şirketlere bırakılması da bir o kadar absürttür.
Yediklerimiz aşırı sağlıklı mı yoksa lezzetli mi tartışmasının ötesine geçip, farkındalık katacak bir bakış açısı sunmaktadır. Yediklerimiz veya içtiklerimiz bize faydasından daha çok başkasına (başkası tam olarak kim?) yarar sağlayan bu sistemi ele alan bir yazıdır.

Yemek sırasında edilen dualar, sonrasında şükredilen sofralar masaldan geriye kalanlardır. Üç elmanın birini Adem yemiş, birini Apple ısırmış diğeri de çürümüş.
Bir yanıt bırakın