Sanat ve Özgürlük

Bu yazıda bir okuma serüveni ele alınmaktadır. Okuma sürecinde alınan notlarla sorgulama çabasıdır. Kitabı elime alıp künye sayfasına bakıldığımda, eserin Friedrich Ebert Stiftung Derneği desteğiyle yayınlandığını gördüm. İlk olarak bu kurum nedir, ne yapar araştırmasıyla ilerledim. Bu dernek siyasi bir vakıftır ve 1925 tarihinde kurulmuştur.  Amacı “Demokrasi, plüralizm (çoğulculuk), sosyal adalet ve uluslararası anlayışı teşvik etmek” şeklinde açıklanmıştır. Almanya’nın ilk Cumhurbaşkanı Friedrich Ebert Stiftung’un isteğiyle kurulmuştur. Peki bu kişi kimdir? Almanya’nın ilk cumhurbaşkanı sol merkez bir partinin mensubuydu. Bu cümleyi yazdıktan sonra Alman tarihine girmiş bulundum. Toparlayıp yazıya dönmek istediğim zaman bir saat geçmişti. Kısaca hem aşırı sağa hem aşırı sola karşı duruş sergileyerek Almanya’nın parlamenter demokrasi çizgisini belirleyen kişidir. Bugün adını taşıyan bu kuruluş Almanya sosyal demokrat partisine yakındır. Ekonomik açıdan bağımsız olsa da fikirsel temel bakımından partiye yakın durmaktadır.

            Kitabın içine girdiğimizde dokuz hocanın çok güzel anlatılmış makaleleri ile karşılaşmaktayız. Burada bu makale başlıklarını ve hocaları sıralayıp dikkatimi çeken notlarımla beraber ilerleyeceğim. İşte başlıklar;

  1. Bir Özgürleştirme Pratiği Olarak Sanat, Beste BALI
  2. Dijital Çağda Politik ve Ahlaki Bir Sorunluluk Olarak Hakikati Sahiplenmek, Burak SAYIN
  3. Bireysel ve Toplumsal Öz-Belirlenim Açısından Özgürlük Problemi: Spinoza, Marx ve Simondon, Çağlar KARACA
  4. Performatif Felsefe ile Düşünmenin Matrisinde: Felsefe-Olmayan ve Performans-Olmayan Arasında, Demet KURTOĞLU TAŞDELEN
  5. Sanatsal Üretimler ve Toplumsal-Politik Çatışmalar, İlker SALAR
  6. Rancière’de Siyasetin Estetiği ve Özgürleşme İlişkisi, İnan Taylan DURU
  7. İmgeler, İzler ve Sanatın Doğuşu: Lascoux Mağara Resimleri Üzerine Düşünmek, Mehmet ŞİRAY
  8. Stoa Felsefesinde Politik ve Estetik Bir Olanak Olarak Özgürlük, Melike MOLACI
  9. Hakikat Sonrası Çağın Panzehiri Olarak Sanat, Pelin ANGÜN

Birinci makale “Bir Özgürleştirme Pratiği Olarak Sanat” ikinci sayfasının ikinci paragrafının sonunda bir durup bahsi geçen Jacques Rancière kimdir sorusunu yanıtlamaya yöneldim. Hocasının Louis Pierre Althusser olduğunu öğrendiğim Fransız düşünür. Yeni bir kelime ile karşılaştım; “pied-noir” nedir bu kelime? 1830-1962 yıllarında Fransız işgalindeki Cezayir’de yaşayan Fransızları ifade etmek için kullanılan kavramdır. Yazarımıza dönersek, Rancière 1940 senesinde doğmuş ve bugün Paris’te hayatına devam etmektedir. Sanat alanında referans noktası haline gelmesinin nedeni “estetik teorisi”dir. Bu teori, sanat sadece güzellikler üretmek için değil, politik müdahalenin yeniden şekillenmesini sağlamak içindir, der. Burada en önemli nokta toplumda neyin görünür, duyulur ve söylenebilir olduğunu belirleyen çerçeveyi kırmayı tanımlamaktadır. Sanat buna müdahale eden bir yanı barındırmaktadır. Ona göre modern sanat eski hiyerarşinin yıkılmasını ve sanatın günlük hayatın içinde nefes aldığını belirtmektedir. Sanatın mesaj iletme derdi değil algılananı kıran bir yapıda olmasıdır.

Makalenin ilerleyen kısımlarına tekrar okumaya devam ettiğimde görme biçimlerine odaklanmaktadır. Görme şekilleri bireysellikten daha çok dışsal olarak şekillenen yapısı üzerinedir. Tam bu noktada gelen düşünce filmlerin platformlar üzerinden sunulması ve kişinin filmleri seçiyormuş yanılgısıdır. Yazar burada Rancière ve Merleau-Ponty’nin algı anlayışını birleştirerek devam etmektedir. Bu algı anlayışına göre algılayan bedensel olarak pasif yapıda değildir. Algılar; düşünce ve bilimsellikten önce gelen ilişkidir. Burada aklıma gelen soru Anadolu insanının ilk sohbet sırasında sorulan sorular arasında yer alan sorudur: “Memleket nere?” Burada ki soru görme biçimini ortaya çıkarmak için bir algı sorusudur. Burada verilecek olan cevap ile beraber karşısındakinin sınıfsal, kültürel ve toplumsal birçok ilişkinin cevabını alabilir.

Makalede Dada örneği yer almaktadır. Bu akımı örnek vermesi sanat, tarihsel olaylara karşı duruşunun örneğidir. İlerlemeci akla güvenilen çağda yükselen sorunlar, savaş, ırkçılık ve kültürel yozlaşmanın etkisiyle aklı dışlayan bu akımdır. Bu durumdaki tutarsızlık Dadaizm’in doğuşuna neden olmaktadır. Makalenin sonucunda gerçekliğin görünürlüğünün düzenlenebilir olması fikrinden çok etkilendim.

 “Dijital Çağda Politik ve Ahlaki Bir Sorunluluk Olarak Hakikati Sahiplenmek” makalesinde altını çizdiğim nokta dijital çağ ile gündelik hayatın hızı arasındaki farkın birbirini dışlamasıdır. Devamında gerçeğin buharlaşması ve “post-truth” üzerine tespiti etkileyicidir. Her hikâyenin sarsıldığı bir zamanda makalenin sorduğu soru düşüncelerime tercüman olmaktadır. “Biz hangi hakikati nasıl sahipleneceğiz?” (Sayın, 2025, s. 42)

Üzerine çok düşündüğüm diğer nokta; birey iradesinin tehlike altında olduğunu ve bireylerin bunların farkında olup olmadığı konusudur. Makale bu durumu enfokrasi kavramıyla açıklamaktadır. “özgürlük illüzyonuna” mahkûm olduğumuzu yazmaktadır. Hakiki özgürlüğün sorgulamanın altında olduğudur. Burada bir alıntı ile devam eden makale can alıcı noktaya değinmektedir. Hız düşkünü enformasyon çağı ile uzun sürece mecbur rasyonel kararlar uyumsuzdur. Yani demokrasi düşüncesi enformasyon ile aynı doğrultuya sahip değildir. İnsan enformasyon ile tanımlandıkça “insan olma” halinden uzaklaştığının farkında değildir. Bununla beraber kolektif bilincin şekillenmesi de mümkün gözükmemektedir.

Yazının ilerleyen bölümlerinde Tarkovski’nin Mühürlenmiş Zaman eserine değinmektedir. Tarkovski’nin üzerinde durduğu güzellik algısının değişmesi aslında algının değişmesi ile ilişkilidir. Kitabın bu makalesinde insanlığın kaybettiği gerçeklik algısının çok önceden Tarkovski’nin işaret etmesi üzerinde durmaktadır. Bu noktada gerçeklik algısının kaybını ele alan “simülasyon” kavramı ile Baudrillard’ı bulabiliriz. Ayrıca bir dönem herkesin dilinde olan 1984 eseriyle gerçekliğin yeniden kurgulanmasını bu bağlamda okuyabiliriz. Bu noktada gerçeklik ve sanat üzerine bir tablo canlandı gözümde. Botticelli’nin Venüs’ü ama post-truth haliyle. İstiridye kabuğunun yerine ekran almaktadır.  Estetik kaygılar markaların belirlediği sezon çalışmalarına bağlanmaktadır. Üzerinde markanın işaretlerini taşıyan birer reklam panosu halini almaktadır. Bunca değişimin içinde mahremiyet bir meta olmazsa olmazdı. Tabii ki varoluş krizi beğeni ve yorumlara bağlanmaktadır. İşte sizlere post-truth Venüs illüstrasyon eserim ve bu eseri bu zamanın ruhunu yansıtan araçları yani yapay zekayı kullanarak oluşturdum.

Büşra Çelik yapay zekâ ile üretilen post-truth illüstrasyonu

“Bireysel ve Toplumsal Öz-Belirlenim Açısından Özgürlük Problemi: Spinoza, Marx ve Simondon” yazısı bireyselliği yazgı olarak değil de seçim bağlarıyla ele alan üç yazar ile almaktadır. Marx’ın tezine değinerek Epikürosçu felsefeye değinmektedir. Burada daha basit ifade edecek olursak, Epiküros atomların sapma hakkından yola çıkarak insanın irade kullanarak etkide bulunabilme gücüne odaklanır. Peki Marx neden bu felsefeyi tez konusu yapmıştır? Bu konuyu özgürlük ve bilinç üzerinden incelemiştir. O ünlü 11. tezini burada alıntılayabiliriz: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa sorun onu değiştirmektedir.”  Bağımsızlık için mücadelenin varlığını anlatmaktadır. Peki bu makalede bu süreç neden alınmış olabilir? Yazar, Simondon’un bireyselleşme kavramını Marx ile beraber ele almaktadır. Simondon Marx gibi siyaset ve politika üzerine odaklanmasa da birey ve özgürlük ilişkisi bağlamında burada kesişim noktası oluşmaktadır. Simondon bireyin olmuş, bitmiş “şey” den ziyade oluş halini anlatan filozoftur. Tabii ki bu düşünürün ve Marx’ın bu şekilde okunmasına yönelik eleştiriler de bulunmaktadır.

“Performatif Felsefe ile Düşünmenin Matrisinde: Felsefe-Olmayan ve Performans-Olmayan Arasında” adlı makalede karşımıza felsefe ve sanat arasında performansın yerini anlatmaktadır. Burada ilk altını çizdiğim dipnotta yer alan John Langshaw Austin’in “performatif tümce” yazısıdır. Düşünürün temel aldığı bakış açısı makalenin temelini sağlamaktadır. “performatif tümce” sözün eylem olduğu fikrine dayanmaktadır. Kitap “söz veriyorum” örneği verirken aklıma din savaşları geldi ve bir tarafın diğer tarafa “iman ettim” sözünün savaş bitirişi performatif tümce olur mu?

Yazının devamında standart anlatımın oluşturduğu ‘klasik’ bakış açısının kurduğu kavramsal evrenden ayrı üretici tür olarak yeni sanatsal kurgunun arayışı yer almaktadır. Söz konusu arayış kavram üretmek değil, soyut sanatsal ‘yapmak’ edimine odaklanmaktadır. Bugünün sanal alemlerinin içinde sanatın daha fazla bu tür anlam ve açıklamalara sahip olması mümkün gözükmektedir.

“Sanatsal Üretimler ve Toplumsal-Politik Çatışmalar” makalesinde ilk altını çizdiğim nokta Latour’dan yaptığı alıntıdır. Sanatın pasif bir anlatımdan daha çok politik olduğu ve dönüştürücü gücünü ifade eden cümledir. Bu nedenle sanatın toplumsal alanda siyasi bir dile sahip olduğu vurgusudur.

Makale ilerleyen sayfalarda daha fazla Latour’a değinmektedir. Fakat bu teorisyen ve düşüncesi hakkında bilgim yoktu. Araştırmaya başladığım zaman teorisi insanı ve toplumu eyleyen şey sadece öznenin yani bilen insanın aktif iradesi sonucunda oluşmamaktadır. Nesnelerin de toplumsal oluşum içinde rolü olduğunu ifade etmektedir. 2022 yılında vefat etmemiş olsaydı, bugünkü yapay zekâ kuramının destekleyici yönlerini heyecanla ele alacağını tahmin edebilirsiniz. Vefatından bir sene evvel bağlantısallık matematiğinin Nobel ödülü ile taçlandığını düşünerek teoriyi ele almak gerekir. Teorideki gibi toplumun, nesnelerin de dahil olduğu, birlikte hareket eden bir ağ yapısı olduğunu anlatır. Daha detaylı bakmak isteyenler için bağlantısallık matematiğini ele alan Profesör Türker Kılıç’ın videosunun linkini eklemekteyim.

Sanat bağlamında devam edecek olursak etki eden, fark yaratanın özne, nesne ya da irade sahibi olmasına gerek yoktur. Toplumsal fark yaratan şey anlamına gelen “aktant” kavramını kullanmıştır.  Buradan yola çıkarak yazarın bir eserine değinen makalede insanın modernlik ile ayrımlara gidişini ele almaktadır. Bu durum ağ yapısını anlamayı zorlaştıran bir körlüğe neden olmaktadır. Bu konuyu diğer bir şekilde tartışıldığına şahit olmuş olabilirsiniz. Aşırı uzmanlaşma dezavantajlı hale gelmektedir. Ağ teorisinden yola çıkarak birçok sanatçı eserler vermektedir. Eserleri incelediğimizde sosyolojiyi resmetme çabası olarak tanımlamanın sakıncası olmadığını düşünebiliriz. Çünkü makaleyi tam bir sosyolojik durumu ifade eden diyalog ile sonlanmaktadır.

“Orada hayatta kalabilecek miyim?

Politikanıza bağlı.” (SALAR, 2025, s. 133)

“Rancière’ de Siyasetin Estetiği ve Özgürleşme İlişkisi” birinci makalede kim olduğuna değindiğimiz Rancière’in estetiğin siyasetinden yola çıkarak ele alan bir diğer makaleyi okumaktayız. Tam bu noktada Rancière’in duruşu ile paralellik göstermektedir. 68 dönemi sokak hareketlerinden etkilenen ve bu olaylara hakkını vermeyen hocasından kopuş yaşayan Rancière’in özgürleşme ile kurduğu ilişki, bu bağlamda da okunabilir. Siyasetin her zaman belirleyici olduğu, güçleri organize ‘eden’ olarak ele alınmasına farklı bir bakış getirmektedir. Makale sanatın toplumsal olanın görünen ya da görünmeyen arasında paylaşılan bir yere sahip oluşunu ele alır.

“İmgeler, İzler ve Sanatın Doğuşu: Lascoux Mağara Resimleri Üzerine Düşünmek” Makalesinde mağara resimleri ve sanat teorilerinin ele alınışlarını değerlendirmektedir. Sanatın nerede başladığını düşünmeye başladığımız zaman mağara resimlerine ulaşmamız gayet normal doğaldır. Burada sorulması gereken önemli ilişki sanat ve kutsal arasındaki ilişkinin boyutu ve içeriğini nasıl ele almalıyız? İnsanın kutsala duyduğu ihtiyaç ile sanata olan yönelimi paralellik gösterir mi? Bu sorular engin deniz misali ufukta yayılırken makaleye dönecek olursak kutsalın olmaması aynı zamanda herkesin öldürülebilir hale gelmiş olması ile ilişkilidir. Burada insanın giderek egemen iktidar ilişkilerinin içinde sindirildiği fikri ortaya çıkmaktadır.

“Stoa Felsefesinde Politik ve Estetik Bir Olanak Olarak Özgürlük” makalesine başlamadan önce stoacılığın doğduğu zaman hakkında bilgi geçmemiz gerekmektedir. Büyük İskender’in erken yaştaki ölümü güvensiz imparatorluğun güç savaşları içinde sıkışmış toplum söz konusudur. Bu kaosun hâkim olduğu yerde felsefi bir reçete olan bu düşünce yapısından şifa beklenmektedir. Belki bu bilgi notu neden bugün yeniden popülerlik kazandığının da açıklayıcısı olmaktadır. Şu alıntı üzerine detaylanan yazıda özgürlük ilişkisi işlemektedir. “Yalnızca bilge özgürdür, budalaların hepsi köledir.” (MOLACI, 2025, s. 169) Özgür kişi istediğini söyleyebilmelidir. Bu felsefi yaklaşım sanat ve onu üreten ilişkisinde büyük etkendir. Peki ‘yaşamak’? Sanatsal bir aktivite olarak mı ele alınmalı, özgürlük felsefi yaklaşımına göre mi bakılmalıdır? Sonuç olarak yazı ikisinin zorunluluk olduğunu ifade etmektedir.

“Hakikat Sonrası Çağın Panzehiri Olarak Sanat” yazısı kitabın son makalesidir. Bugün toplumsal olayların akışında bilimsel veriler veya akıl yolu göz ardı edildikçe ortaya çıkan bireysel keyfiliklerin iyileştiricisi olarak sanatı ele almayı okumaktayız. Ayrıca bu gerçeklik kaybının dijital dünyanın genişlemesi ile artması kavramın tarihsel gelişimini göstermektedir.

Bir okuma sürecinin daha sonuna geldik. Merak celbeden eserleri ele almanın keyfi bu yazıda ortaya koyuldu. Artık bilmek ve öğrenmek için daha fazla çaba harcamak gerekmektedir. Araştırmalarınız bu konulardan geçiyorsa bu eserin başlıklarını ve uyandırdığı sorularla beraber inceleyen bir yazının sonuna geldiniz.

Kendi hapishanelerimizi kurduğumuz bu dönemde özgürlük hakkında olan eserleri incelemek daha da önem kazanmaktadır. Görmek isteyeceğimiz şeyler dünyasını kurmamıza yardım eden algoritmalara sonsuz minnetle…(?)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*