Ben bir çiviyim, düşünmek benim için çekiç gibi. Öğrendikçe afallıyorum. Yamulmadığım zaman güçleniyorum. Belki bir nala mıh olabilirim. O nal dünyayı kurtarabilir. En iyi mıh olmak için neler yapabilirim? Nasıl en iyi mıh olurum, nasıl paslanmam?
Zaman hızla akıp giderken işleyen demir paslanmaz. Bununla beraber doğa boşluk kabul etmez, bu bilgi bizim kısır döngümüz değilse öğrenmeye mecburuz. Bizler ne kadar modernleşirsek modernleşelim hala doğaya ait yanımız var ve bizler canlıyız. Bu nedenle boşluk, zaman geçirmek, boş zaman eğlencesi insana ait olmayan oyalanmadır. Canlılığımızın kabul etmeyeceği aktivitelerdir. Bu aktivitelerin yanında insanın canlılığının bir yan etkisi olarak insan düşünmeden edememektedir. İbn Haldun beyni bir değirmen taşına benzetmektedir. İçine bir şey koymazsan kendi kendini öğütecektir, der. Okurken, izlerken ve yazarken öğrenmek hatta muhabbetten öğrenmek insanı insan yapan en büyük özelliklerindendir.
İnsan öğrenme sürecinde, ‘bilmediğini bilmeme durumu’ gibi çok sinsi bir çıkmaz da bulunmaktadır. Bir bilgiyi ele alalım. Bu bilginin varlığından hiçbir şekilde farkındalığımız olmadığını düşünelim. Bu bilgi etrafımızda görünse bile hayaletten başka bir şey olamaz. Bu bilginin varlığını fark etmemiz mümkün olmayacaktır. Bilinenler etrafında dönüp duran kısır bir döngüye saplanma ihtimali doğabilir. Etrafımızda olan bilgiler bizim için birer hayalet olacaktır. Bildiklerimiz düşüncelerimize, ideolojilerimize hatta inançlarımıza dönüşebilir.
Hayalet bilgileri keşfetmenin bir çözümü olarak toplumsallaşmış olabilir miyiz? Her kitap bir hayaleti göstermek için yazıldıysa, her film bir hayaleti göstermek için çekildiyse insan insanın hayaletini yakalayabilir. Hatta bütün muhabbetler birbirimizin hayaletlerini ortaya çıkarmak için yapılıyor olabilir mi? Burada ‘hayaleti’ görmenin yolu nedir?
Bakış açısını değiştirmek, farklı fikirlere açık olmak ya da düşünce haritanı çıkarmak hayaletleri görmeye yardım edebilir. Bilginin sonsuz olduğu bir evren ve bu sonsuzlukta insan insandan susarak da öğrenebilmektedir. Bazı kelimeleri ifade etmemekte bir taraftır ve bu bir bilgi barındırmaktadır. Kendini ifade etme şekli bile hayaletlerin tarafını yani bilmediğimiz noktaları işaret edebilir. Bildiğini sanmanın en büyük cehalet olmasının nedeni, başka ihtimalleri yok saymaktır. Sonsuzluğun içindeki eminlik!
Bilinenlerden yola çıkılan dünya görüşlerinde eylemler düşünceden ayrılarak kalıplara dönüşmektedir. Kalıplara dönüşen kesinlikler ayrışmalara ve katılaşmalara neden olmaktadır. Düşünceden uzaklaşan bir gerçekliği var etmektedir. Örnek bir durum ele alalım. Bir insan yanan bir apartmanın beşinci katında mahsur kalmış olsun. İtfaiye aracı geliyor. Sepetli merdivenleri ile apartmana yaklaşıyor. Bu mahsur kalan kişiyi kurtarmaya çalışırken araç kayıyor ve bu kişi düşerek hayatını kaybediyor. Bu yaşanan olaya vakti geldiyse kimse kurtaramaz kader açısıyla bakmak inancımızı besleyebilir mi? Yaşanan olaya kadersel bakış kalıplaşmış bir kabul olarak görülebilir. Fakat eğer aracı kullanan kişinin ihmalkârlığı varsa bu bakış bizi zalim yapmaz mı? Toplum olarak tedbirsiz birinin hatasından hayatını kaybetmiş kişiye karşı sorumlu değil miyiz? Düşünceden uzaklaşan insan toplumsal olarak kötülüğün sıradanlığını doğurmaya mahkûm olabilir. Burada Ortega y Gasset’in “kitle insanı”na dönüşen kişinin var ettiği kitle ortaya çıkabilir. Yukarıda yer alan örnekte hayatını kaybeden kişinin uğradığı haksızlığına kitle insanının tepkisi ‘daha başka ne problemler var, herkes kader olduğuna inanıyor zaten, hak arayışına gidilse yargı zaten çalışmıyor ki, dosyası açılsa bile yıllar sürer, birkaç güne unutulacak zaten’ olabilmektedir. Bu noktada ortaya çıkan birleşime toplumdan daha çok ‘toplumsal yığın’ sosyolojik kavramı kullanılmaktadır.
Bilginin düşünce ile katılaşmadan devam edebilmesi insan ve toplumun gelişiminde önem taşımaktadır. Bununla beraber bilginin peşinde olmak ile yeniliğin peşinde olmak arasındaki ayırıma dikkat etmek gerekmektedir. Geçmişten gelen geri kalmışlık duygusunun baskısıyla; bugün eleştirme ve sorgulama süreçlerini atlayıp sadece ‘yakalama’ arzusuyla yeni olanı sahiplenmek, o yeniliğin kendine ait olması sağlanamaz. Toplum ya da insan kendine ait bir düşünce ve gelişim için onu içselleştirmesini sağlayacak süreçlere ihtiyacı olacaktır. Bu süreçler dışarıdan tamamlandığında o bilgi veya takip edilen yenilik her ne ise ne kadar o topluma ait olabilir? ‘mış gibi’ kavramı tam olarak burada ele alınmalıdır. Her insanın biricikliği ve bu biricik varlıkların birlikteliğindeki her toplumun biricikliği söz konusu iken tek tip bilgi veya düşünce yarışı nasıl mümkün olabilir? Ele alınan veriler hiçbir zaman aynı olmuyorken aynı sonuçları beklemek yanılsamadan başka bir şey değildir. Her veri kendi ortam ve şartlarında ele alınmalıdır. Burada yukarıdan toplumsal etki modelinden söz edilmemektedir. Gözlemlendiğinde farklı davranan elektronların olduğu bu dünyada insanın bu kadar gözlenmesi, ondan beklenen belirli bir davranış türü olduğu fikrini doğurmaktadır. İnsanın personasının rolü burada ortaya çıkmaktadır. ‘Bilgi çağındayız!’ nidalarıyla vitrine hazır, çeşit çeşit personalar çıkmaktadır. Kişiyle uyumlu olsun ya da olmasın eğer arzuluyorsa edinebileceği illüzyonu yaşanmaktadır. İnsanın toplumdaki görünen yüzünü seçtiğini sandığı ortamda toplumda hiç olmadığı seçilmişlerden yanılsamasına kapılabilir.
Bugün yanılsamaların içindeyken bu çağın post-truth adını alması tam yerindedir. Peki ya sonrası nedir? Toplum ve insan yanılsama halindeyse bu da sürecin kendisidir. İnsanın düşünceden bu kadar uzaklaşması ve bilgi sürecini başka aletlere devretmesi evrimsel süreçte insanın beyinsiz devam edeceği fikrini getirmektedir. Evrimsel sürecin en bilge olana doğru ilerleyeceği iddiasında bulunanlar insanla birlikte olacak şartını da belirtmediklerine göre aklın ve bilginin süreci insansız devam edebilir. Üniversite birinci sınıf antropoloji sorusu yeniden önümüzde durmaktadır; insan bu evrene bilinç ve anlam dışında ne katmaktadır?
Şimdi tekrar geriye dönüp bakılırsa bugün insan dünyaya nasıl bir bilinç ve anlam katmaktadır? En iyi mıh olmak nerede hangi nala çakılacağından daha fazla kendi yoğunluğunu korumakla ilgilidir. Düşünmek bir çekiçse doğru açı ile geldiğinde daha sağlam şekilde zeminle birleşirsin. En önemlisi durağanlaştığında oksitlenme oluşur ve paslanma başlar. Düşünce değirmeni sürekli yeni ve farklı buğdayla yani bilgiyle beslenmelidir. Eylemin merakla buluştuğu bu evrende dört nala keşif yolculuğu devam eder.

Yazı akışı harika olmuş. Konu dağılıyor, nereye çıkacak bakalım derken derlenip toplanarak sona eriyor. Emeğinize sağlık. Bazı cümlelerin aklınızdan geçenleri okuyucu da biliyormuş gibi örtük olması okuyucuya da fazladan mesai yaptırıyor:)
Aklımdan geçenleri ben de bilmiyorum, bu arayışta benimle mesai yaptığınız için mutluyum…