Son zamanların en sıcak vaktinde Avrupa’nın en sıcak şehirlerinden Sevilla şehrini gezdik. Önceden takip ederek dört yıldızlı konumu güzel oteli uygun fiyata rezerve ettik. Otelin merkezi konumda olması çok faydalı oldu. Havanın fön gibi yüzümüze vurduğu öğlen zamanları otele geri dönüp şehrin adetlerine uygun olarak biz de siesta yaptık.
Siesta, kısa öğle uykusuna verilen isimdir. Siesta yapılan bu şehirde öğlen birden akşam üstü saat beşe kadar sessizlik hakimdi. Bu zamanların dışında sabah erken vakitte çıkıp bütün şehri yürüdük diyebilirim. Sanırım merkezin küçük dar sokakları her gün yıkanıyor. Çünkü ne zaman gezmeye başlasak sokaklarda yeni kurumakta olan ıslaklıklar oluyordu ve çok ferah bir temizlik kokusu yayılıyordu. Bir başka dikkatimizi çeken şehrin sokaklarının havayı sirküle edecek şekilde planlanmış olmasıydı. Sokağı döner dönmez yüzünüze vuran esintiler inanılmaz rahatlatıcı oluyordu. Sevilla şehri konum olarak Avrupa kıtasının tam ucunda yer alan bölgede olması sebebiyle yüzyıllardır birçok kültüre ev sahipliği yapmıştır. Bu yaşanmışlığın verdiği mirası yaşatan mimarisi ile dikkat çekmektedir. Özellikle Müslüman ve Hristiyan sentezini birleştiren mimari tarzı olan “Mudéjar Tarzı” görülmektedir. Sanat sever olarak özellikle renkli seramiklerin yer aldığı bu şehir tam bir göz şöleni yaşatıyor. Real Alcázar Sarayı gezilirken çok keyif verici ferah ve genişti. İslam mimarisinin çizgileri ve Hristiyan mimarisinin sembollerinin birleştiği tarihi bir saray. İslam döneminde başlayan saray yapısı Hristiyanlık döneminde genişlemiştir. Bana öyle geliyor ki ne kadar farklılıklar bir arada yaşarsa iki uç o kadar sivriliyor ve sınırlarını belirginleştiriyor. Birçok Avrupa şehrinden daha fazla kutsal malzeme satan dükkânın varlığı bana böyle düşündürmektedir.

Plaza de España meydanı konser etkinliği sebebi ile kapatılmış olduğundan hemen yanında yer alan Maria Luisa Parkını gezme şansını yakaladık. Harika bir dinlenme ve rahatlama alanıydı. Birçok kuş çeşidinin bir arada yaşadığı yemyeşil ve büyük bir parktı. Şehir mimarisini sonradan eklenen bu park, modern bir eser olarak ele alınmalıdır.

Guadalquivir Nehri şehrin ortasından geçmektedir. Bir kentin yüzyıllardır var oluşunun, hatta doğuşunun nedeni su kaynaklarıdır. Akan suyun gücü burada bu şehri yaşatmaktadır. Torre del Oro’nun tepesine çıkıp suyun iki tarafını seyretme imkanını bulduk. Bu kulenin içerisi, İspanyol gemiciliği üzerine eserlerin sergilendiği bir müze şeklinde planlanmıştır. Denizcilikteki güçlü tarihlerinin izlerini Batı Hint Adaları Genel Arşiv binasını gezerken de hissedebilirsiniz. 1500’lerin sonunda ticaret için inşa edilen bu yapı 1785 senesinde kralın emri ile sömürgelere ait belgelerin toplandığı bir arşiv binasına dönüşmüştür. Kilometrelerce uzanan arşivin maun rafları dahi sömürge bölgelerinden getirtilmiştir. Ferdinand Macellan’ın dünyayı ilk kez dolaştığı deniz seferinin kayıtlarını ve portresini gördüm. Portreyi görür görmez üniversitede yer alan Profesör Yücel Karadaş hocama benzettim. Portrede sade giyimli, geri dönmese deli denilecek bir adam vardı. Dünyayı dolaşıp büyük bilgilerle döndükten sonraki zamanda birçok sefer düzenlenmesine neden oldu. Peki bu zamandan sonraki portreler nasıl? Tarih ilerledikçe sefere çıkanlar; askerler ve generaller oluyor. Hepsinin nişanları artıyor ve kendileri tombullaşıyor. Bu izlenime sadece bu binada yer alan tarihleri yanında yazan portrelere bakarak ulaştım. Zaten her zaman öyle değil midir? İlki, hep en zor olandır.

Mimari olarak en son, Güzel Sanatlar Müzesi binasından bahsetmeliyim. Bu bina eski bir dini bina olması sebebiyle olsa gerek Hristiyanlık kıssalarının anlatıldığı tablo koleksiyonları yer almaktadır. Binanın tavan süslemeleri etkileyiciydi. Avlulu bina yapısı rahatlatıcı bir gezi sağladı.
Yazının sonunda artık yemeklerden bahsetmeliyim. Anadolu insanının mutlu olacağı bir mutfakları var. Lezzet olarak çok yakın bulmakla beraber artı lezzet olarak çoğu yemek deniz ürünleri ile zenginleştirilmişti. Bu kadar denizci olan bir toplumun mutfağının bu şekilde harmanlanmasını anlamak gerekmektedir. Anlayamadığım ve bana pek uymayan nokta, insanların ayakta yemek yemeleriydi. Birçok mekânda ayakta yiyerek vakit geçiren insanları gördüm. Gaziantep mutfağında nohutlu çok fazla tarif vardır. Nasıl oldu da “Nohutlu Ispanak” yemeğini Sevilla’ya kaptırdıklarını soramadan edemedim. En sevdiğim biber kızartmasının her dükkânda olmasına nasıl sevindiğimi anlatamam.

Burada reklam yapmak gibi bir niyetim yok fakat benim gibi düşünen insanlar varsa onlara isim vermeyi kendime borç bilirim. Ben doğaya saygı duyarım; aynı zamanda gideceğim yerin pratik mekân olmasını, vejetaryen seçenekler sunmasını kıymetli bulurum, kulüp sandviç severim, salata çeşit çeşit olsun diyorsanız; La Mala Brunch Rivero’ya ve Billy Brunch’a uğramalısınız. Buraya kadar gelip boğa eti yememek olmazdı. Altı gün içinde bir mekânda aynı yemeği iki defa yedik dersem lezzetini tahmin etmek zor olmaz. Casa la Viuda’da “Rabo de Toro” yemeği çok başarılıydı.


Böyle sıcak memlekette içeceklerden bahsetmeden olmaz. Tinto de Verano adında bir içecek ile tanıştım ve ben çok sevdim. Evde yapacaklara tarifini vermek isterim. Bardağa bolca buz koyuyoruz. Bir ölçü kırmızı şarap, bir ölçü limonlu gazoz. Voilà! Afiyetler olsun. Lütfen Sangria ile karıştırmayın. Tinto de Verano yerel halkın tükettiği, Sangria turistlere sunulan daha ağır bir seçenek.
Sonuç yerine karnımın gözümün doyduğu birkaç gün geçirdiğim bu gezinin notlarını sizlerle de paylaşmak istedim. Zihnimden daha neler neler geçiyor… Şöyle hep beraber oturup konuşsak. Alcázar’ın kanlı tarihini, halkın hep halk oluşunu, lezzetin muhabbetle güzel oluşunu falan…

Bir yanıt bırakın