Uyanmam gerekiyordu. Nedenini açıklayamayacak kadar çok uyumuşum. Uyuşukluk benliğimin her yerinde. Hadarileşme hissi beni derinden korkuttuğundan bu bir kâbus olmalı. Belki de uyanmamış olabilirim. Başka bir uyku haline girmek zor değil. Hele bu dönemde “Yanılgılar” çağındayız.

Belki de mutluluğa erişmiş olabilirim. Cehaletin huzurunda mıyım? Eğer bu olsaydı içimde uyanma isteği olmazdı. Hayır, hayır bu seçeneği eleyebiliriz. Kendini anlatma isteği geldiği zaman ardından şu soruda geliyor. Kendinin neresini anlatacaksın? Kendin, hangi kendinden bahsediyorsun, acaba o kendin sandığın fikir de sana mı ait ki? Beş yaşındaki çocuklar dikkatimi çekiyor. Mağazalardaki prenses ve deniz kızı oyuncaklarındaki artış dikkatimi çekiyor. Hepsi tüllü prenses elbiseleriyle geziyor ortada. Bu bana manidar geliyor. Beş yaşındaki çocukların talepleri kendilerine ait mi? Çizgi filmler toplu tercih rehberi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocukların efsaneler, mucizeler ve masallarla büyümeleri kadar normal olan bir şey yoktur fakat virüs gibi hepsinin “ben deniz kızı prenses” olarak gezmesinin karakter oluşumunda ne kadar normaldir?

Durup düşünmeye insanların zamanları yok gibi geliyor. Herkes aşırı yoğun ve yetişemiyormuş hissiyatındayken ben neden bu soruları soruyorum. Bir noktada yanlış yerdeyim hissi ile yanlış olan ben miyim duygusuna kapılıyorum. Benim için üretim, yaptığım küçük eylemlerin kaydını tutmaktan başka bir şey değil. Sadece ‘yaşa’ dürtüsü geliyor. Bu his bir şey yazma, gösterme veya anlatma duygularını örtüyor. Yaşadığın güzel anların varsa yanına kâr kalsın kimseye çaktırma diyen bir sese ait. O zaman ne kadar insan kalırım sorusu ile insanın toplumsallığı aklıma geliyor. Bu çelişki sanırım birçok eserin konusu olmuştur.

İnsanın kendine yeter sınırı nerede başlıyor? Benim şimdiki memnuniyet sınırım sınıfsal olarak mı ele alınmalı? Coğrafi olarak farklı ülkelerde yaşayan insanlar için yeterli veya güven verici olanın aralığı değişebilir. Bunu yaşadığım birkaç küçük an içinde yakaladım. Buradan yola çıkarak yaşadığımız yer; güvenlik ve yetinme duygumuzu da etkiliyor.
İnsanın çevresi ve öğrendiği doğrular evreni bu durumda iken nasıl insanın evrensel eşikleri olabilir? İnsan dediğimiz ve yapay zekâ denilen üretim süreci arasındaki çizgi neye göre çizilebilir? İnsanın kendine ait sınırı ve eşiği yokken kim hangi sınırı yapay zekaya çekebilir? Bizler bir arada yaşamayı öğrenmişiz gibi davranan hayvanlarız. Sadece tarih içinde aletlerimiz değişti. Şimdiki aletin üstün düşünme becerisi olmadığı bariz ama zekâsı olduğu da bariz. Karganın zekâsı bizi korkutmadı fakat yeniliğe olan korkumuz ile birleşen ürettiğimiz zekâ bizi korkutuyor.

Son iki yüz sene içerisindeki bireysellik oyunumuz burada bitiyor. Her yere hâkim olan bu dijital evrenin patronları olduğu sürece bireysel özgürlük söz konusu olamaz. Algı yönetimi her seçim anında çalışan bir evren şeklindedir. Algoritmanın da kurallarını belirleyen birilerinin olduğu yerde özgürlük alanı olamaz. Ne kadar özgür olduğumuz ayrı, seçim yapıyormuş yanılgısı ile özgürmüş hissi birbirini besleyen yanılsamalardır. Şimdiye kadar ne kadar başarılı bireysellik yaratıldı başka bir sorundur. Burada yaratılmış olan geriye dönük lordlar, köleler hatta köleler bile değil, bilinç zombileri çağındayız. Seçtiğini sanan zombiler! Durup düşünmenin kayıp sayıldığı bir dönemden bahsediyoruz. Kâr kâr kâr… Her yerde bu istek söz konusu. Semavi dinlerdeki lanet hepimizi ele geçirmiş durumda. Adem ekmek parasına mahkûm oldukça kâr bizim için kaçınılmaz olabilir.

Yeni yaratılan evrende herkese evrensel geçim parasından bahsediyorlar. Bu insanları ne kadar yerleşik yapacağı ile fethedilme olasılığını arttıracak bir ihtimal yaratmaktadır. En büyük lanetinden kurtulmak insanı daha çok korkutuyor da olabilir. Manderlay filmindeki örnekte olduğu gibi efendisinin özgürlük vermesini istemeyen amele olarak kalmak güven veriyordur. Değişim büyük cesaret gerektirmektedir. Kendi kendimizi değiştirmezsek başkasının yapacağı değişim kimin faydasına olacaktır. Evrensel ücret verildiğinde bunun nedeni ne olacak? Daha çok veri verme hizmeti karşılığında lordlarımızın tahtını yüceltmek olabilir mi? Nereye kadar yükselmek ister efendimiz? Ya da evrensel ücret kime göre evrensel ücret? Bugün dünyanın en yoksul bölgeleri söz konusu olduğunda adamına göre şerbet mi verecekler ya da politikacılar ne kadarına doyarsa o mu sınır olacak? Canımız mı söz konusu; harcanabilir. Artık sayılarla ifade edilen bir veri parçasından başka bir anlam ifade etmiyor. Ölüm oranı! Doğum ise masraf demek; o zaman az çocuk yapılsın, peki ya doğum oranı! Biz artık veriyiz.
Bir yanıt bırakın