Yazı: Solucan Deliği

Zaman bir illüzyon yaratıyorsa, kalemi eline almak mucizemiz olabilir.

Bugün yanılsama olarak görülen birçok araç vardır. Sosyal medya, teknolojik araçlar gibi. Fakat geçmişten bugüne hatta yarına yanılsamanın kendisi zamandır. Hep şimdideyiz fakat bunu zamana bölerek anlamlandırıyoruz. Anlamlandırma çabası olarak doğum günlerini kutluyoruz. Bu nedenle gün batımına şiirler yazıyoruz. Hepsiyle beraber geçmiş ve gelecek arasında tutsak olduğumuz yadsınamaz.

Zamanın arasında bir noktada sabit olarak duruyoruz. Durduğumuz yerde ise geçmiş ve rüya arasında ilişki kuran düşünürler vardır. Genel olarak “kuşkuculuk” olarak adlandırılmaktadır. Daha geriye gidersek Platon’un “mağara metaforu” karşımıza çıkar. İdealar dünyası ile yaşadığımız şimdiyi ayrıştırır. Çuang Zi “rüyasında kelebek olan bir adam mıyım, yoksa kelebeğin rüyasındaki adam mıyım?” diye sorar. Bu sorunun temelinde geçmişin rüyalar gibi değişen yönüne bakar. Herakleitos aynı nehirde iki defa yıkanmaz der. Tam bu düşünceden yola çıkarak geçmişin bir sabitliği olamayacağını belirtir. İşte tam bu noktada durmak istiyorum. Geçmiş sabit değildir! Geçen bir şey nasıl sabit olamıyor. Algılamalar sayesinde veya yüzünden. İki kelime arasındaki seçimi size bırakıyorum.

Geçmiş bizlerin algılarında devam edendir. Bunu sağlayan birinci aracımız; YAZI! Yani hikayelerimiz. Bizlerin kurduğu ve tarihe geçirdiğimiz hikayelerdir. Harari’nin yazdığı fikir buydu, herkesin inandığı hikâye biziz. Bütün tarih ve hayatlarımız kurgusal gerçekliğin içinde anlam bulma çabasındadır. Bununla beraber manipülasyona açık, kullanılabilir mükemmel araç halini de alabilir. Ortak hikâyenin dışında kalanlara hazır bir isim de var; öteki. Öteki tehlikeli olabilir, inananlar bunu düşünmeye başladığında en ilkel güdülerle savaş davullarının sesi uzaktan yakına gelir. Burada dikkat edilmesi gereken şey anlattığım bu noktada bilimsel veriler söz konusu değil, kimin neye ikna olabileceği ve ‘bence’ diyerek bu hikâyenin bütünündeki küçük detayı ortaya çıkarmak.

Buradan şu şekilde ilerlemek isterim. Zaman ve mekân arasında var olduğumuzu varsayalım. Dünün bir rüya kadar uçup gidici olduğunu kabul edelim. Bunlarla beraber geçmiş bizlerin algılama biçiminde hikayelerle var olsun. Bunları ve bu düşünürleri okurken sürekli geçmiş yeniden yazılan bir hikâye olduğu yönündeki söylemler, negatif bir algı oluşmaktadır. Geçmişin sürekli yeniden yazılmasına değil, bugün geçmişe düşecek hikâyenin kaleminin elimizde oluşu gerçeğine odaklanmak istiyorum. Eğer şimdiki dünyayı algılama şeklimizi ve düşüncelerimizi ifade edersek; bunları sanatla, felsefeyle yani akılla yaratıcı üretim sürecine alırsak geçmişte kalacak olan biz, kendimiz olma şansını yaratmış olacağız.

Peki nasıl yazmak, neyi yazmak? Bu düşünceye bir not düşmek gerekmektedir. Okuryazarlık konusunda bir soru sürekli rahatsız etmektedir. Okuryazarlık nedir? Gerçek anlamının üstünde bir anlam olmalı; geniş zaman anlamıyla kullanılıyor olması eyleminde geniş zamanda uygulanıyor olmasını gerektirir. Bir noktaya kadar okuma eylemi evet var, fakat yazma konusunda aynı noktada değiliz. Dijitalleşen dünya ile herkesin klavyesi var. Herkes yorum yapıyor fakat yazmak! Kendine ait olan düşünceyi ve kendini yazmak ne durumda? Bu eksik olduğu zaman yukarıdaki kendimize ait geçmişi yazma nasıl mümkün olabilir? Bize ait olan düşüncenin manipülasyona hatta yok olmasına neden olabilir.

Yaşadım demek için, işte bu da düşüncem demek için yazıyorum. Bu benim gerçekliğim. Dünyayı algılama şeklimi ve hikayemi yazıyorum. Kendi hikayemin değiştirilmesine izin vermiyorum. Çünkü şimdiye kadar okuyup anladığım bunu kişi kendi yapmazsa başkasının yorumuna maruz kalmaktadır. Bunu illa olumsuz bir durum olarak değerlendirmek eksik olabilir. Yazanın algısına göre şekillenebilme ihtimali söz konusudur. Kendini başkasının algılama şansına bırakacak kadar bedbaht olanlara diyecek söz olamaz. Fakat mantıkla düşünen akıllar için hikayesini yazma şansa bırakılacak konu değildir. Yıllarca günlük tutmak aşağılayıcı şekilde ifade edildi. Dönüp onlara şimdi söyleyeceğim; kişinin kendine ait olan hayatı üzerine yazdıklarının kıymetini aşağılayamazsın. Bana yazılı bir not bırakmanın kıymetini şu kavram bir defa daha gösterdi; Efemera. Günlük hayatta tek sefer için kullanılan kâğıt. Mesela sinema bileti, filme girmek için kullandınız ve filmden sonra işlevsizleşti. Fakat bir anı kutusunda antika olarak saklanabilir veya bir olay yerinde bulunursa veri olabilir. Küçük bir kâğıdın açtığı pencereler bunlar ise insanın düşüncelerini ve hayatını yazdığı yazılar nasıl bir evren yaratabilir? Bunun çekiciliği bana yazının bir solucan deliği olduğunu düşündürdü ve zamanı büken yapısını gösterdi. Zamanı aşmanı sağlayan bir araç, bugünkü sabitliği kırmayı sağlayan mucize.

Bu mucizeyi elli yaşından sonra günlük tutmaya başlayan annem ile beraber yaşadığım için çok mutluyum. Dünyanın ilk okuryazar topluluklarının olduğu Mezopotamya bölgesinde yaşayıp da okula gönderilmemiş anneannemin tarihi nerede? Ya da annemin anneannesinin civar köylere giderek büyük kazanlarda bayram yemeği pişirdiği tarih nerede? Resmi tarihin içinde yer almayan kadınların tarihi nerede? Yaşamamışlar mı, düşünmemişler mi? Bu döneme ait kayıtların o bölgeden geçen yabancıların hatıralarından okumak yetmiyor. Bunun için başkasının hatırasındaki bir sayfa hatta paragraf olmamak için yazıyorum. Buradayım, bu yazıyı okuyan herkese kucak dolusu sevgiler ve selamlar…

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*