Yazın sıcak bir pazar günü biterken yürüyüşe çıkmanın iyi geleceğini düşünerek dışarıya çıktık. Evden çıktığımızda sağa dönersek modern zaman mimarisi, sola dönersek tarihi mimarinin olduğu tarafa dönmüş olacağız. Çoğu dükkânın kapalı olduğu bugün de şansımızı sol taraftan kullandık. Eski sokakların ve binaların manzarası eşliğinde yürümeye başladık. Bahçe malzemeleri ve çiçek satan dükkânın bahçesindeki meyve fidelerine konan kuşlar dükkânın kapalı olduğundan habersizdiler. Tellerin bu tarafında ben vardım, diğer tarafında kapkara, gagası ise canlı turuncu renkte olan bir kuş. Tek tük insan ile karşılaşıp pazaryerine geldik. Solda Carouge Müzesinin önünde açık bir pankart sallanıyordu. Sergi vardı. İçeriye doğru ilerledim. Tıpkı bilinmez bir ormanda ilerler gibi. İçerisinin yaş ortalaması yüksekti. Çok sade çizgilerin ve lekelerin olduğu tablolar insanı karşılamıyor da insan onlarla karşılaşıyormuş gibi bir his veriyordu. Sanki az önce tellerin ötesinde karşılaştığım kuş gibi. Tablodan bu tarafa bakan kuşlar gibiydi.

Sanatçı Avrupa ve Uzak Doğu sanat tekniklerini birleştiren tarza sahip Éric Alibert’ti. Aynı zamanda doğa bilimcisi olan sanatçı bakir doğanın peşinde olan bir gezgindi. Gezgin ve sanatçı kimliklerini birleştiren çalışmalarına “wild calligraphy” (Vahşi hat sanatı) de deniliyormuş. Sanatçı hat sanatının tek vuruş yöntemini tuvalde kuşların hareketini vererek yansıtmaktadır. Çalışmalarında çoğunlukla Çin mürekkebi ve Japon kâğıdı kullanmaktadır. Doğanın görünen yüzünden çok, verdiği enerjiyi yansıtmaya çalışan bakış açısına sahiptir.

Müzenin bir noktasında yürüteciyle yürüyen çok şık bir kadın dikkatimi çekti. Her eserin önünde durarak inceliyordu. Aklım o anda başkasının mürekkebinin bıraktığı lekelere, altına yazdığı notlara bakan insanlara takıldı. Çocukluğundan olgun yaşına kadar başkasının düşünce ve hislerine tanıklık etme şansı insana neler katabilirdi? İlk aklıma gelen başkasının olma imkânıydı. Kendi dünyasının dışındakini, ötekini fark etme şansıydı; tabii hep sevdiğin kişiye bakmazsan. Demek istediğim hiç bilmediğine rastlamakla da ilişkiliydi.

Müzeden çıkıp sakin bir banka oturduk. Karşımda mezarlık vardı. Kimin nereye gömüldüğünün önemi neydi? Mezarlığı gezip, mezar taşlarına uzun uzun baktım. Beş metrede bir çeşme oluşu, aşırı temiz, rengarenk çiçeklerle dolu oluşu ölüye mi saygıydı, kalanlara mı? Mezarlığın hemen yanındaki modern bir apartmanın balkonlarında masa sandalyeler vardı. Balkona oturup dışarıyı seyredenler ölümü yadsımışlar mıdır? Ölüler, herhâlde yönetimde olan insanların bekletemediği problemdir. Yaşayanların görünen yaşamının diğer tarafında her gün ölen insanlar ve bunların kısa sürede bertaraf edilmesi şart. Her toplumun inancına göre değişse de hemen ortadan kaldırmak, yaşam alanından uzaklaştırmak önceliklidir. Mezarlık konuşmalarının arasında Soner’in tespiti ekonomik bir gerçekliğe dayanıyordu, Japonya’daki mezarlık fiyatlarının ev fiyatlarıyla aynı olması. İnsan doğdu bir rakam, yaşadı bir rakam ve ölürken bir rakam. Sadece bir mi? Bugün hissettiğim insan ‘bir’ ise de çoğu zaman önümüze bir eksi konmuş olması düşünceye yapılan kasıtlı bir engeldir.
Pazar akşam yürüyüşünde eve dönen yola girerken hava bir iki atıştırdı ama yağmadı. Bazen insana da olur da anlamaz. Kendine gelecekken bir karmaşa bir kaos sarar ama gerçekleşmez. Sen belki sana varırsın.
Yarın pazartesi bütün diyetlerin, yapılacaklar listesinin başlama zamanı. Pazar akşamının kaosu da bu olsa gerek. Yarının yükleri yok ama ağırlığı çöküyor. Bir çocuğun günleri bilmemesi gibi her günün aynı olduğu yaşamlarımız da pazar-ertesi salıdır, dedik. ‘Pazartesi’ yok oldu, kaosu ötelemiş olduk.
Bir yanıt bırakın