Neden Blog?

Seni aradım ve kendimi buldum.

Belki siz de tecrübe etmiş olabilirsiniz. Birinin yazdığının içine girebilmek için bir süre gerekmektedir. Bu sürede biz kelimeler sayesinde o kişinin sesini duymaya başlıyoruz. Bu sesi duymaya başladığımızda o okuma evrenine geçmiş oluyoruz. Bu evrende herkesin zihninin birer galaksi olduğu yer, kimisi çorak arazi kimisi oksijensiz ortam hatta kimisi gaz bulutu şeklinde olabilir. Bu blog benim galaksimi yeşillendirme, canlandırma çabasıdır.

Evrenime hoş geldiniz demek daha doğru olur. Peki neden evrenimi burada yeşertmek çabasındayım? Çünkü herkesin hikâyesi var ve bunu yaratma çabasını görsel, video veya yazı olarak farklı sosyal medyalarda göstermektedirler. Herkesin hayatına kimse karışamaz!

Peki neden ben buradayım? Hoş, öncelikle “ben” konusuna çokça döneceğimiz garantisini verebilirim. Fakat konumuz şimdi bunca sosyal medya içinde bu sayfaya düşmemin nedeni insanın asıl amacının ve hayalinin sonucudur. Özgürlük!

Sosyal medyaların sosyalleşme faydasından daha fazla algoritmik olarak narsistleştirme problemi ortadadır. İnsanların filtreler ile bol bol selfie çekerek dakikada elli defa geri dönüp aynı hikâyeye bakarak tek tek yeni görenlerin takibini yapmak bir problemin başlangıcıdır. Bu problemi dışarıdan söylemiyorum. Bu problemi aşmaya çalışan biri olarak yazıyorum. Ben öğrenme çabasının sönmesinden korkan bir insan olarak olaya yaklaşıyorum. Onca öğrenilecek konu varken nasıl burada hiçbir üretime hizmet etmeyen tam tersine zihni örten bu yapının içinde kalabilirim. Hatta “oyalanmak” (!) insanın yaşamına yapacağı en büyük zulüm hatta işkencedir. Bu tutarsızlık kendime ihanet etmekti.

Yukarıdaki felsefi problemlerin dışında tekno lordların kölesi olmak istemedim. Burada internette kendi sayfamın olması şatolardan uzak kendi tarlamda ekmek hissine benzetiyorum. Lordların gözleri doymak bilmiyor. Sürekli ekran süresini arttırmak için milyarlar harcamaktadırlar. Ben bunlarla savaşacak kabiliyette olmayabilirim. Ama irade gösterip kullanmama hakkımı kullanmak istiyorum. Yarış atı muamelesine hayır demek istiyorum. Sürekli paylaş, bak, beğen döngüsünü reddediyorum.

Bu döngünün içerik üreticilerini beğenme bağımlısı yaparak bir üretim döngüsüne sokmasını samimi bulmuyorum. Kaliteli içerik de çıkmıyor. Kaliteli içerik derken şunları kastetmiyorum: temanın insana hoş gelmesi, yapay zekâ desteği ile influencer tarzı. İnsanı deney faresine indirgeyen bakış açısından başka bir şey değildir. 

Bir insanın anlaşılma çabasını eline alıp plastik çiçek misaline çeviren bu sistemin içinde kendime ait olan sayılı nefesimi onlara hizmet ederek geçirmek istemiyorum. Ben nefesimi kokan çiçeklere ulaşmak için kullanmayı seçiyorum. Gerçekten şu dünyayı ve hayatı anlama çabası içinde yaşamak istiyorum.

Bu sürece gelirken ki sürece biraz değinirsem kolay olmadığını ama imkânsız olmadığını da anlatabilmiş olurum. Üniversite hayatında yeni neler çıkmış, hangi uygulamalar varmış merakı ile sorgusuz bildirimden bildirime yüzdüğüm bir süreç vardı. Yüksek lisans zamanı hayatın sorumluluklarıyla beraber kendine ait olma hissi kıvılcım şeklindeydi. Daha az paylaşım daha çok yaşamak, yaşadığımı paylaşma şeklini aldı. Gezip gördükçe, öğrendikçe daha öğrenmem gerekenler sosyal medyaya zaman ayıramayacak kadar çoğaldı. Sosyal medyada yokum. Yok olmayı tercih ediyorum. Zihinsel, var oluşsal üretim sürecim buradadır.

Yapmamayı tercih etmek, işte bütün mesele bu. Otomatik Portakal’ın derdi neydi? İnsanı insan yapan ilk hikâyesi kurala uymayışıydı. Hayır deme hakkının ortadan kalktığı dünya insan olmadığımız dünyadır. Bugün yaşananlara hayır dememek ya da diyememek haz ile takas edilmiştir. Üstüne bir de bu durum seçim varmış yanılgısı ile sunulmaktadır. Belirli seçenekler arasından seçmek özgür bir seçim sayılmaz. Şimdilik bu kadar. Yakında görüşmek üzere.

Burada bu yazıyı okuyan herkese teşekkür ediyorum ve kendi olma süreçlerinde başarılar diliyorum.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*