Akşam Kültür Yürüyüşü

Bu yıl sekizincisi düzenlenen mahalle etkinliğine ilk defa katıldım. Cenevre’nin simgesi olan fıskiyenin süslediği göl manzarasına sahip Eaux-Vives mahallesinde bulunan birçok atölye, galeri ve butik dükkân kapılarını açıyordu. Resim, heykel, seramik, fotoğraf ve daha birçok eser aynı anda sergilenmekteydi. Akşam altıda açılışı yapılan bu etkinlikte, sergiyi diğer günlerde gezme süresi her mekânın kendi tercihine bırakılmıştı. Toplamda yirmi altı mekânın katıldığı bu etkinlikte on üç mekânı gezme şansım oldu. Bir atölyenin son dakikada açılmadığını gördüm ve kapısında “Seneye görüşürüz” notuyla karşılaştım. Sergileri gezerken her sergi kendine özel atıştırmalıklar, tatlılar, şampanyalar ve şaraplar ikram edilmekteydi. Hepsi açık büfe şeklinde servise hazırdı. Elimizde kadehimizle bir dükkândan diğerini geçtiğimiz, kocaman bir mahallenin sergi alanına dönüştüğü harika bir geceydi.

Birinci sergi yeri haritanın ikinci sırasında yer alan Galerie Ruine oldu. Burada fotoğraf sanatçısı Marc Ninghetto’nun eserlerini inceleme şansı buldum. Yansımalar, kolajlar ve kendine özgü geleneksel çizgileri birleştiren bir tarzı vardı.

Listenin dördüncü sırasında olan Galeri Brulhart daha önce “When I See Me” sergisine gittiğimiz galeriydi. Kadın, kimlik ve göç konularına odaklanan sanatçıları ağırlıyordu. Afro-Karayip kökenli iki kadın sanatçı olan Ivonne González Núñez (Küba asıllı) ve Laura Arminda Kingsley’nin (Dominik asıllı) eserlerini bir araya getirmektedir. Sosyal medyadaki birkaç saniyede kaybolan geçici “hikâye” (story) kavramına ironik bir gönderme yapan sergi, “hikâye” kelimesini kalıcı anlatılar, mitler ve şiirler olarak ele almaktadır.

Hemen diğer bir mekâna geçip yeni bir sanatçı ile karşılaştım. Momar Seck, çalışmalarında çevresinden topladığı tekstil parçaları, metaller, ahşaplar, kartonlar ve plastik şişeler gibi atık malzemeleri kullanmaktadır. Bu malzemeler hem parçalanmışlığı hem de bir araya gelerek bütünleşmeyi gözler önüne sermektedir. Eserlerinde göç, kimlik, ortak toplumsal hafıza, çevre bilinci ve insan ilişkileri gibi evrensellik konularını işlemektedir. Kendi deyimiyle, “insanların duvarlar ördüğü bir çağda, o sanatıyla köprüler kurmayı” amaçlar. Resimlerinde ve heykellerinde dokuların üst üste bindiği katmanlı yapılar ve dikiş teknikleri yer almaktadır.

Tribe Galery hemen cadde üstünde yer almaktadır. Sanatçı YÉANZI; yüzeyde parçalanmış, istikrarsız ve neredeyse eriyen hallerini sanata dönüştürmektedir. Erimiş plastikten inşa edilen her iz eseri oluşturmaktadır. Gölgeler ve ışık, farklı bir tondaki erimiş plastik damlalarıyla meydana getirmiştir. Gördüğünüz şey boyanmış değil. Şekillendirilmiş. Katmanlı. Yüzeye yakılmış. Damla damla, malzeme birikiyor, izler bırakmaktadır.

Listenin başında yer alan Galeri Picenni en kalabalık noktaydı ve yaş ortalaması en genç kitle bu galerideydi. Burada genç sanatçılarla tanıştım. Soyut anlamlar taşıyan eserleri seyretme şansını yakaladım. Mavinin yaldızla buluştuğu dalgaların güçlü çizgileri etkileyiciydi.

Bir diğer noktamız bir mimarlık ofisiydi. Genel olarak dikkatimi çeken nokta İsviçre’nin mimariye özel ve hassas bir noktadan yaklaştığı yönündedir. Clasine Interior Architecture mimari tasarımlarını ve dekorasyonunu görme şansını bulduğunuz çok kaliteli bir ofisti.

Crayons de Soleil atölyesini görmek beni ayrıca neşelendirdi. Bu kadar sanatçının yer aldığı bir etkinliğin içinde çocukların eserlerinin yer aldığı bir sergiydi. Bana aşırı kıymetli geldiği için buradaki eserleri yorumlayabileceğimi sanmıyorum.

Antoine Boesch fotoğraf atölyesine uğradık. Serginin adı “Geçerken…”
Geçerken… Bu sergi, askıda kalmış, ele geçmez anlar, geçici veya uçucu şeyler, her biri görünüşte çok kırılgan ve önemsizdir, ancak birlikte hayatın senfonisini oluşturduğunu anlatan bir yaklaşıma sahipti.

Galeri Baart daha kenarda sessiz bir galeriydi. Fotoğraflar aracılığıyla başka bir evrene geçmenin mümkünlüğünü göstermektedir.

Gezide en beğendiğim tarz, afiş resimlerinin sergilendiği galeri oldu. Galeri 1 2 3. Baya kalabalıktı ve eğlenceliydi. Burada ilk defa havyar sandviç yeme şansını yakaladım. Çok köklü olan bu dükkân İsviçre’nin ve Cenevre’nin afişlerini broşürlerini çizen yerdir. Sanatsal yönü çok güçlü olmasına rağmen tarihi belleği tutan yönünü daha çok öne çıkardığını fark ettim.

L’Atelier du Temps eski bir binanın arasında kalan gizli ama etkili bir atölyeydi. Birçok antikanın buluştuğu bu yerde biraz oturup sadece etrafımda yer alan objelere baktım. Dinlendim. Düşündüm…

Son durak olarak Société Théosophique adresinde yer alan sergiye gittik. Burası mistik bir havanın ve müziğin sardığı küçük bir mağara gibiydi. Akşamın sonuydu ve herkes biraz hoş olmuştu. Saat on olmak üzereydi. İçeri adımımı atar atmaz güler yüzü ile biri bana doğru geldi, hoş geldin diyerek gözlerimin takıldığı eserlerini göstermeye başladı. Gün sonu masada bitmeyi bekleyen güzel meyvelerden yedik. Akşamın serinliğinde bisikletimle yeniden evin yoluna tuttum.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*